Ümmetin ihtiyaç duyduğu her türlü bilgileri içeren bu “Mushaf“ İmâm Hasan’a (a.s) sonrasında İmâm Hüseyin’e (a.s) ve akabinde de diğer imâmlara miras olarak bırakılmıştır. Bu nedenle vahy ve nübüvvet ilminin taşıyıcıları, Kur’an ve sünnetin muhafızları, hak ve kakikâtin gerçek varisleri Ehl-i Beyt imâmlarıdır.
İmâm Ali‘nin (a.s) irad etmiş olduğu hutbeler, çeşitli vesilelerle yazmış olduğu mektuplar ve sarfetmiş olduğu hikmetli sözlerinden oluşan “Nehc’ül Belağa“ isimli metin çeşitli dillere tercüme edilerek ümmetin istifadesine sunulmuş bir şaheserdir.
Nehc’ül Belağa’ya içerik olarak baktığımızda öncelikli olarak Allah Subhanehu ve Teâlâ’yı sıfatlarıyla birlikte en mükemmel şekilde bizlere tanıtmaktadır. İmâm’ın (a.s) bu konudaki açıklamaları başta “İhlâs Suresi“ olmak üzere Kur’an’ın birçok ayetin tefsiri niteliğindedir.
Yine Nehc’ül Belağa, edep, ahlâk ve adab-ı muaşeret ile ilgili hutbe ve sözlerden müteşekkil, ailevî münasebetlerden toplumsal ilişkilere kadar, Müslüman bireyin-ümmetin her bir ferdinin kişilik ve şahsiyetini şekillendirecek “yaşam ilkeleri“ veya “hayat kılavuzu“ olarak sunulmuş ölçüler manzumesinin adresidir.
Ayrıca İmâm’ın miras olarak bırakmış olduğu “es-Sahife“ adlı eser diyet ve kısasların fıkha tekâbül eden hükümlerini içermektedir. Bu eserden Buharî, Müslim ve İbn-i Hanbel rivayetlerde bulunmuşlardır. (Daha önce de ifade ettiğimiz gibi ilk iki halife işin içerisinden çıkamadıkları hususlarda İmâm Ali‘ye (a.s) müracaat etmekte idiler. Zira “İmâm“ demek aynı zamanda “fakih“ demekti. Ancak ne yazık ki onlar İmâm‘ın (a.s) fakihliğini kabul etmelerine rağmen imâmetini kabul etmemişlerdi.)
Öte yandan her Müslümanın bilmek durumunda olduğu helâl ve haramları içeren “el- Camia“ adlı eser İmâm’ın (a.s) paha biçilmez mirasları arasındadır. İmâm Cafer Sadık‘tan (a.s) rivayet edildiğine göre “el-Camia“ yetmiş zira uzunluğundadır. Bu değerli eser hakkında birinin derisini tırmalamanın şerî hükmüne varasıya dek, bütün ceza kanunlarını en ince ayrıntısına kadar ihtiva ettiği belirtilmiştir.
“Müsnedü’ül-İmâm Ali“ adlı eser ise Nesaî tarafından derlenip yazılmış bir kitaptır. Bu eser İmâm Ali’nin (a.s) Resulullah’tan (s.a.a) rivayet ettiği hadislerden müteşekkildir.
“Gureru’l-Hikem ve Dureru’l-Kelim“ isimli kitap ise Amidî tarafından kaleme alınmış bir eser. İçeriği ise İmâm Ali’nin (a.s) hikmetli ve özlü sözlerini ihtiva etmektedir. Ebu İshak el-Vatvat’ın “Matlub-u Kul-i Talib Min Kelâm-i Ali b. Ebî Talib“ isimli eseri İmâm Ali’nin (a.s) hikmetli sözlerinden derlenmiştir. “Miet-u Kelime“ (Yüz Söz) Cahiz’den nakledilmektedir.
Bir iki örnek daha verecek olursak Mecmau’l-Beyan tefsirinin müellifi Tabersî İmâm Ali’nin (a.s) hikmetli sözlerinden oluşan “Nesru’l-Leali“ isimli bir kitap yazmıştır. Nasr b. Muzahim’in “Kitabu’s-Sıffin“ adlı eseri ise İmâm’ın (a.s) bazı hutbelerini ve çeşitli vesilelerle yazdığı nasihatlerini içermektedir. Son olarak “Es-Sahifetu’l-Aleviyye“ isimli eser İmâm’ın (a.s) kendisinden rivayet edilen duaları kapsamaktadır.
İmâm Ali’nin (a.s) ilmî mirasını aktaran yüzlerce eseri örnek vermek mümkündür. Sayfa kapasitemizi aşmaması bakımından biz bu kadarıyla yetinmiş olduk. Sadece şu kadarını söylemiş olalım: İmâm’ın (a.s) ilmî mirası “imâmet “ misyonunun “nübüvvet“in devamı olması hasebiyledir.
“Ali benim vasimdir.“ (Hadis)
“Ben, öğrendiğim her şeyi, mutlaka Ali’ye öğrettim; o, benim ilim şehrimin kapısıdır.“ (Hadis)
İmâm Ali (a.s) buyuruyor ki: “Ben Allah Resulün’den (s.a.a) duyduğum her şeyi mutlaka ezberler ve asla unutmazdım.“
İmâm Muhammed Bakır’dan (a.s) şöyle nakledilmiştir: “İmâm Ali’ye (a.s) Resullah’ın (s.a.a) ilmi hakkında sorduklarında şöyle buyurdu: ‘Peygamber’in (s.a.a) ilmi, bütün peygamberlerin ilmidir; geçmişte olanların ve kıyâmet gününe kadar olacakların ilmidir.‘ Sonra şöyle devam etti: ‘Nefsimi elinde tutan Allah’a andolsun ki hiç şüphesiz ben de Resulullah’ın (s.a.a) bildiğini biliyorum; geçmişte olanların ve benimle kıyâmet arasında olup biteceklerin hepsini biliyorum.“
İmâm Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Resulullah (s.a.a), İmâm Ali’ye(a.s) bin kelime ve bin bab vasiyet etti ve her bab bin kelime ve bin kapıyı açmaktaydı.“
Aziz İmâm’ın (a.s) ilmî mirasından söz ederken ayrıca herkesin pek bilmediği “Cifr“ ilmine de bu vesile ile vurgu yapmış olalım. Zira İmâm’ın (a.s) ilmî mirası arasında “Cifr“ isimli eseri önemli bir yer tutmaktadır. Bu kitap önceki peygamberlerle ilgili haberleri ve onların şeriatlarıyla ilgili hükümleri ihtiva etmekle birlikte gelecekteki hadiseleri, kıyamet alâmetleri ile ilgili bilgileri de içermektedir. İmâm’ın (a.s) lâhutî ilmi ile ilgili yukarıda aktarmış olduğumuz hadisler bu bağlamda da değerlendirilmelidir.
İmâm Ali’nin (a.s) ilmî yüceliği, ilâhî buyruklara olan vukufiyeti, engin hikmet anlayışı, hak ile batılı kesin çizgilerle birbirinden ayırma yetisi, hayatı ve olayları irfanî bakışaçısıyla yorumlaması, enfüsî ve afakî bilgilerle donatılmış olması onun velâyet makamına olan liyâkatini ortaya koymaktadır. İmâm’ın (a.s) ümmet nezdindeki konumu ve yüce makamı bilen için zaten izahtan varestedir.
Kısacası ve sonuç olarak diyeceğimiz o ki, İmâm Ali‘nin (a.s) biz Müslümanlara miras olarak bırakmış olduğu ilim henüz İslâm ümmeti tarfından sağlıklı bir zeminde tetkik edilip gereği gibi istifade edildiği kanaatinde değiliz! Bir buçuk milyarı aşan ve coğrafî olarak 57 parçaya bölünmüş olan İslâm âlemi içerisinde gerçek Ehl-i Beyt dostları diyebileceğimiz bir tek devlet (ki o da İran İslâm Cumhuriyeti’dir) ve değişik bölgelerdeki irili ufaklı birkaç cemaati müstesna sayarsak bu iddiamızın haklılığı ortaya çıkar kanısındayız. Sağduyu sahibi her mü’min zaten bu acı gerçeği itirâf etmektedir.
İçimizi dilhûn eden bir başka acı gerçeği serdetme babında yine itirâf etmiş olalım ki, bu ümmetin en büyük eksikliği Ehl-i Beyt imâmlarını tanımaması ve Ehl-i Beyt misyonunu bilmemesidir. Katışıksız öz Muhammedî İslâm’a ulaşmanın yolu onları tanımaktan, haklarını teslim etmekten ve onların ilmî mirasından faydalanmaktan geçer. Aksi halde Emevî zihniyeti ile bulandırılmış din anlayışı bu ümmeti asla özlenen ve beklenen gerçek İslâm medeniyetine ulaştırmayacaktır.
Allah Subhanehu ve Teâlâ, Tâhâ suresinin 124’ncü ayetinde “Benim zikrimden yüz çeviren topluluklara yeryüzünde istikrarsızlık vereceğim“ diye buyurmuyor mu? Kur’an Yüce Allah’ın zikri olduğu gibi başta İmâm Ali (a.s) olmak üzere Ehl-i Beyt imâmları da “yaşayan zikir“ dir.
Yine Yüce Allah, Şura suresinin 23’ncü ayetinde “Ey Resulüm de ki; bu tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum, ancak buna karşılık Ehl-i Beyt’ime meveddet göstermenizi istiyorum“ diye buyurmuyor mu? İhtiram ve meveddet sadece kuru bir sevgi değildir. “Meveddet göstermek“, Ehl-i Beyt imâmlarınn velâyetlerini, rehberliklerini kabul edip ilimlerinden faydalanmayı zorunlu kılmaktadır. Konum ve makamlarına göre onlara değer vermek, bu değerin gereğini yerine getirmekle mümkündür.
HAZIM KORAL